Küresel finans piyasalarında haftanın en önemli gelişmesi, devletlerin hızla büyüyen borç yükü nedeniyle uzun vadeli tahvil faizlerinde yaşanan sert yükseliş oldu. ABD'nin 30 yıllık tahvil faizi salı günü yaklaşık son 20 yılın en yüksek seviyesi olan %5,3371'e çıktıktan sonra Asya işlemlerinde %5,28 civarında seyretti. Almanya'da 10 ve 30 yıllık tahvil getirileri de 2011'den bu yana en yüksek düzeylere yaklaşırken, yatırımcılar kamu harcamalarının ve borçlanma ihtiyacının kontrol altına alınacağına ilişkin beklentilerini yeniden sorgulamaya başladı.
Tahvil satışlarını yalnızca borçlanma endişeleri değil, enerji fiyatlarındaki yükseliş de besliyor. Brent petrolün varil fiyatı 90 doların üzerinde kalırken, Hürmüz Boğazı'ndan petrol sevkiyatının güvenliğine ilişkin belirsizlikler enflasyon beklentilerini yeniden yukarı çekiyor. Bu tablo merkez bankalarının faiz indirimlerinde daha temkinli davranabileceği beklentisini güçlendirirken, gelişmekte olan ülke varlıkları üzerindeki baskıyı artırıyor. Reuters'a konuşan deVere Group Üst Yöneticisi Nigel Green, yatırımcıların artık hükümet harcamalarının kontrol altına alınacağı varsayımını otomatik olarak kabul etmediğini ve bu riskin tahvil fiyatlarına yansıdığını belirtti.
Türkiye açısından tablo iki yönlü ilerliyor. QNB ekonomistlerinin hesaplamalarına göre TCMB, 14 Ağustos ile biten haftada 3,3 milyar dolarlık döviz alımı gerçekleştirdi; toplam rezervler 5,1 milyar dolar artarak 183,5 milyar dolara yükseldi. Net rezerv 67,1 milyar dolara, swap hariç net rezerv ise 54,4 milyar dolara çıktı. Bununla birlikte toplam rezervler hâlâ savaş öncesindeki 210,3 milyar doların, swap hariç net rezerv de 78,8 milyar doların altında bulunuyor.
Rezervlerdeki artış, Türkiye'nin dış şoklara karşı tamponunu güçlendiren olumlu bir gelişme olsa da küresel tahvil faizlerindeki yükseliş, Türkiye'nin dış finansman maliyetini ve risk primini doğrudan etkileyebilir. Yabancı yatırımcıların swap pozisyonunun yaklaşık 40 milyar dolar seviyesinde olduğuna ilişkin hesaplamalar, son dönemdeki döviz girişlerinin bir bölümünün kısa vadeli ve hızla yön değiştirebilen kaynaklardan oluşabileceğine işaret ediyor. Bu nedenle piyasalar, rezerv artışını tek başına kalıcı normalleşme göstergesi olarak değil, küresel likidite koşullarıyla birlikte değerlendiriyor.
Küresel faizlerdeki yükseliş, Türkiye'de özellikle uzun vadeli tahvil faizleri, banka hisseleri ve yüksek değerleme çarpanlarıyla işlem gören şirketler üzerinde baskı yaratabilir. Daha yüksek ABD tahvil getirileri, gelişmekte olan ülke varlıklarının cazibesini azaltırken, petrol fiyatlarındaki yükseliş Türkiye'nin enerji ithalatı faturasını ve cari denge üzerindeki riskleri artırabilir. Buna karşılık rezerv birikiminin sürmesi ve döviz piyasasında istikrarın korunması, şokun Türkiye'ye yansımasını sınırlayabilecek başlıca destek unsurları olarak öne çıkıyor.
Yatırımcılar için bugün asıl soru, küresel tahvil satışının geçici bir dalgalanma mı yoksa kamu borcu, enerji fiyatları ve yapışkan enflasyonun beslediği daha uzun soluklu bir yeniden fiyatlama mı olacağı. ABD Merkez Bankası'nın temmuz toplantısına ilişkin tutanakları ve yeni tahvil ihaleleri bu açıdan yakından izlenecek. Türkiye piyasalarının yönü ise yalnızca TCMB'nin rezerv performansına değil, küresel faizlerin ve petrolün birlikte hangi seviyede kalacağına bağlı olacak.
